Home » Dersim » Dersim Edebiyatı » Masalın Dilinden Dersim Tarihi – 3

Masalın Dilinden Dersim Tarihi – 3

Önceki iki bölümde Jele ve babası Ulu Divan’da Kırklar’ın huzuruna çıkmak için yola düşmüşlerdi.

Masalın Dilinden Dersim Tarihi -1 

Masalın Dilinden Dersim Tarihi -2

Haydar KARATAŞ

Önceki iki bölümde Jele ve babası Ulu Divan’da Kırklar’ın huzuruna çıkmak için yola düşmüşlerdi. Onlara tarif edilen hikâyede bir şehir vardı dağların ardında, bir dağ vardı rüzgârların son bulduğu yerde.

Dağlar aşmış, ovalar geçmişlerdi, baba yaşlanmış genç kız bu yolda murat alacak yaşa gelmişti. Ve baba ile kızın yolları Veziristan denen şehre çıkmıştı. Rüzgârların makamı dağ oradaydı, o dağa vuran on iki rüzgar, birbirine karışıyor alabora oluyordu, ancak bir gün bu dağ nefes alırken Jele’yi de nefes diye çekerdi, dağ nefesini verirken kadını alıp uzaklara ta Habeş çölüne üflüyordu.

Böylece Jele’nin ikinci yolculuğu başlardı. Babayla Veziristan’a yaptıkları ilk yolculukları Kenan ülkesindendi. İkinci yol onun kaçış hikâyesiydi, arkasına kötü adamlar düşmüştü. Jele kaça kaça yaşlı kadının yani Pirke’nin evini bulurdu.

Pirke ona: “Yavrum kurtarırsa seni bu  kötü adamlardan Halep yolu üzerinde tek başına yaşayan Ermeni keşiş kurtarır. O sana nasıl kurtulacağını söyler,” derdi ve böylelikle bu genç kadının Halep yolculuğu başlardı.

Veziristan ve Habeş çölü Dersim masallarının temel öğesidir, yüzlerce masalda bu geçer. Ancak Halep yolu üzerindeki keşiş bütün Alevi dünyasının temel mitidir. Bunların ne anlama geldiğini ben bilemem, ancak o keşiş Jele’ye beyaz bir don giydirirdi ve onu yolcu ederken iki su tarif ederdi, birinci su senin hakkın değil sakın içme, ikinci su hakkındı derdi. Devletin 38 arşivinden çıkan ve Seyit Rıza’nın Mustafa Kemal’e yazdığı o ünlü mektupta dahi böyle bir mitsel gönderme vardır. İki sürgün yeri talep ederdi. Garip olan bu sürgün diyarlarının ikisi de Dersim masallarında geçerdi. Halep talebine oraya gidip Hz. Hüseyin davası mı güdeceksin, cevabı alır. Gitseydi orada, o çölde o Keşiş’i bulur muydu bilmem, ama Jele’nin hikâyesinde Keşiş bu genç kadına, iki su tarif ederdi.

“Yavrum birinci sudan içme sakın. Önüne çıkan ikinci su senin hakkındır iç.”

Ben birinci suyu Arion ırmağı sayıyorum, ikinci su, yani Jele’nin hakkı olan suyu ise Mezopotamya topraklarını boydan boya geçen Fırat. Jele Fırat’a varırdı, geyiğinden eğilip sudan içmek istediğinde kötü adamların etrafını sardığını görürdü. Kötüler Fırat’ı almıştır, ancak genç kadının etrafını çevirmiş bu kötü adamlar onu esir alacakken, berrak bir su gelip Fırat’a çarpardı, kadını alıp kendi tarafına atardı. O kötü adamlar suyun diğer yakasında kalırdı.

Nefes alırdık, o kurtuldu derdik. Ancak Jele’nin büyük yalnızlık yürüyüşü başlardı, yani  Dersim yolculuğu.

Höbek Baba'da dua eden kadın...

Höbek Baba’da dua eden kadın…

Dersim’e Yolculuk

Oradan devam edeyim, ama izin verirseniz çocukluğumuzun o cümlesiyle başlayayım, (tabii Zazaca bilmeyenler bu satırı atlayarak okumaya devam etsin.)
“Ouka bımbareke kı çeneke gurote este hate xo, mordeme koti desta hate o ouka bini de mande. Çenekı wana Keşiş, tu hekira ne tersa ez ardo na bekeşi. Dadı sera kou vesena, sırşa gau bile ne kuta hegau geriso.”

Türkçesi şöyledir: “Mübarek su, kızı alır kendi tarafına atar, kötü insanlar  diğer tarafta kalırlar. Kadın der Keşiş, sen hiç Allah’tan korkmadın beni alıp bu yokluğa attın. Burada dağların başı yanıyor, karasaban ucu dahi toprağa girmemiş, ne bayıra ve ne de düze.”

Jele başında ateş ve dumanların tüttüğü dağların içinde yürürdü. Yer gök inlerdi, Tujik Dağı (Sultan Baba Dağı) top atardı, Jele korkuyla etrafa bakardı ama bu berrak suyu takip ederdi, bu yolculuk onu nehrin sonuna getirirdi. Orada su derin bir uğultuyla yerin derinliklerinden geliyordu.

Hey mübarek derdi, hey efsun-i derya. Nice yerler gördüm, nice şehirler ovalar geçtim böyle bir sır görmedim derdi. Nehrin doğduğu kaynağın başına otururdu, akşam, güneş onu bırakıp gitmek üzeredir. Keşiş’e seslenirdi,

“Keşiş,” derdi, “Keşiş sen Sultan Süleyman’ın kuşlarına dahi yol gösterdin, sürüsünden kopan kuşu sürüsüne gönderdin, hırçın rüzgârlarla konuştun onlara yağmur yaptın çölleri yeşerttin. Gece ile gündüzü kardeş kıldın, ya beni, beni neden attın bu dağların ardında? Burada in cin top oynuyor.”

Başında oturduğu suyun kırkını çıkarmakta olan bir çocuk gibi güldüğünü fark ederdi. Su gülerdi, kahkahalar atarak gülerdi, ve o kahkahalar arasında birden inlerdi, çığlık atardı.
O esnada Jele bu suya söylerdi, bakalım ne söylerdi:

“Ya sen, ya sen güzel su, gülüyorsun desem gülmüyorsun, ağlıyorsun desem ağlamıyorsun, ama gülüyorsun, gülerken köpüklerin çocuk yanakları gibi gamzeli…
“Ey güzel” su, derdi, “sen neyin nesisin. Cenabı hak yeryüzünün nehirlerini paylaştırırken seni unuttu mu? Suladığın bağlar nerede, can verdiğin ovaların yok mu?”

Habeş çölünden kaçtığından beri su içmediğini hatırlardı. Hayret ederdi, oysa o çölleri geçerken su, su diye inlemişti. Elini köpüklü sulara daldırır iki avuç su içerdi.
Uyurdu. Yedi gün yedi gece bu suyun başında uyurdu, su ona ninniler söylerdi, çocuklar kahkaha atıyormuş gibi kahkahalar atardı.

Yedinci gün iki melek gelip onu uyandırırdı, bacakları arasından iki erkek çocuğunu alıp Jele’nin kucağına verirdi. Melekler çocuklardan birinin ağzına Düzgün Baba’nın soluğunu üflerdi. İkinci doğan çocuğa Sultan Hıdır’ın nefesini verirlerdi.

Aradan yüz kırk yıl zaman geçerdi. Jele iki oğlunu yanına çağırır ve onlara hikâyesini, başından geçenleri bir bir anlatırdı.
Çocuklarını iki kanadı altına alırdı ve onlara şu nasihat ederdi: Derdi, bu su sizin rızkınızdır, onu kirletmeyin, bu dağ sizin sınırınızdır, onu geçip başka diyarlara gitmeyin.
Dersim’de Jele, Düzgün, Oria Hıdır ve yüzlerce ziyaretin pek çok versiyonu vardır.

Kızılbaş Alevileri inançlarının hikâyesini bu ziyaretler üzerinden binlerce yıl boyunca anlata gelmişlerdir.
Zaten inanç dediğiniz nedir ki, hikâyelerden oluşur. Bu hikâyelerden biri ana hikâyedir, deyiş ve ozan geleneğinde olduğu gibi toplum onu kendi korku geleneğine göre aynı kalıp içinde üretmeye devam eder.

Bilimin böylesine geliştiği bir çağda, insanoğlu hikâyesini masal dünyasında aramaya devam ediyor. Gerçi aranan bedensel yaradılış filan değildir, insan mayasını arıyor. Onu şekillendiren hamurun, ruhun ne olduğunu. İnsan kesen, kadını köle yapıp satan şeyin geçmiş hikâyesinde nerede saklı olduğunu bilmek istiyor.

Bugün Dersim’de, etnik kimlik arayanlar toplumun mayası olan masal ve inanç söylencesini bir tarafa bırakmışlardır.

Türk’üz, Kürd’üz, Zaza’yız, Ermeni’yiz arayışları aslında yerel hikâyeye karşı gelme sancılarını da ifade ediyor… Oysa masal dünyasının güzelliklerini bilseler milliyetçilik, dincilik ve ulusçu aklın onlara garip bir oyun oynadığını görürlerdi. Bu çok dilli tek ruhlu toprak eski Anadolu ve Mezopotamya’nın geride kalmış son halidir.
Ya şimdi öyle midir, modern ulusun aklıyla bir toprağı açıklamaya çalışıyoruz.

Jele hikâyesi İslam’dan kaçışın hikâyesidir. Bunun Türklerdeki versiyonu Deli Dumrul hikayesidir. Orada Deli Dumrul’u İslam’ın yoluna sokan hikâyede, Şaman boylarında özgür olan Oğuz kadını Deli Dumrul’un ayakları dibinde kurban olur. Deli Dumrul ise İslam’ın önünde diz çöker. Kadın kocasına hizmetkâr olurdu.

“Ezidi Dediğimize Türkler Kızılbaş Der”

Dersimlilerin ve Alevilerin bütün hikâyelerinde ise dağlara bir kaçış vardır. Bu kaçışta kadın boyun eğmemiştir. Evlere kapatılan kadınlar dağlarda ölümsüzleştirilmiştir.
İyisi haftaya, Halep yolu üzerinde tek başına yaşayan Keşiş’in hikâyesiyle devam etmek.

Hani Alevilerin bizle Ermeniler arasında soğan zarı kadar bir fark vardır hikâyesiyle.
Tabii soğan zarı demişken Dersimliler Türklerle aralarında armut ağacı olduğunu da söylerler! Ermenilerle onları ayıran soğan zarı, Türklerle ayıran armut ağacı… Kürtlere ise Deraza derler. Yani yeğenlerimiz olur manasında kullanırlar. Meleke Tavus’un saklandığı yeri bu yeğenlerden biri söyler. Ermenilerle onları ayıran soğan zarı hikâyesini anlatayım, sonra belki bu garip armut ağacını ve belki Meleke Tavus’un halkı Ezidilerin hikâyesini… Sahi onlar nereye düşerlerdi bu hikâyede dersiniz? Dersim üzerine araştırma yapan Diyarbakır Konsolosu Taylor 1876 yılında Dersim dönüşü Siirt’e İslam bilgini bir Kürt şeyhine gider.  Bu Dersim Kızılbaşları kimdir sorusuna, Şeyh: “Bizim Arapçada Ezidi dediğimize Türkler Kızılbaş der,” diye cevap verir.

Ezidilerin meleği her gün Dersim’in üzerinde de doğar. O sabahın sahibi melektir Jel Dağı’nın üzerinde doğar, simgesi bir kuş ruhu insandır. Her evin duvarındadır.  

Dersimnews.com'u sosyal medyada takip edin
Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

two × 4 =