Home » Manşet » Dersim’i “Resmi Tarihçiler”in zihniyetinden kurtarmak…

Dersim’i “Resmi Tarihçiler”in zihniyetinden kurtarmak…

Tabi ki soykırımlardan kurtulanlar sözlü anlatacaklardı dertlerini… Ve o anlatımların her biri (başka verilerle desteklendikçe) tartışılmaz bir BELGE’dir bilimde ve vicdanlarda…

Dersim Üzerine “İç” Tartışmalar -1

 Kazım Gündoğan

“Ustura Programı”nda(ArtıTV, https://vimeo.com/220235066?ref=fb-share&1söylediklerim üzerine “Gömemişli Memed” (“Kazım Gündoğan’ın İddiaları Üzerine”- Mehmet Yıldırım,  http://www.cilagazete.com/kazim-gundoganin-iddialari-uzerine-2/.html,) bir tartışma başlattı. Tartışma doğru ve etik değerler üzerinden “1915 öncesi Dersim’de yaşayan ve 1915 sonrası Dersim’de kalan Ermeniler” konusuna bağlı kalınarak sürdürülseydi hem bizim için hem de bu tartışmayı takip edenler açısından öğretici olurdu. Bir akademisyen değilim ancak, bağımsız “akademik” çalışmaları çok kıymetli görürüm. Burada; ‘Konuyu tartışmak yerine kişiyi tartışma ve karalamanın’ iyi niyetli bir çaba olmadığını belirtmek isterim. Aklı ve akılcılığı bir yana atan ve öfkesine yenik düşen bir kişi doğru ve bilimsel bir tartışma sürdüremez. Böyle kişiliklerle tartışacağım bir şey olmasa da bu mantığı çözümlemenin gerekli olduğunu düşünüyorum.

Elbette kişiler de tartışılabilir. Bunda bir sorun görmem. Tarihsel, toplumsal, sanatsal, siyasal vb. alanlarda çalışmalar yapan her kişi ve kurum tartışılabilmeli, eleştirilebilmelidir. Bu, toplum adına öne çıkmış kişilerin toplumla ilişkilerinin yeniden düzenlenmesine katkı da sunar. Her zaman bundan yana oldum. Ancak bu eleştirilerin bilgiye, veriye, etik değerlere, bilimsel yöntemlere ve adalet normlarına uygun olması gerekirken, eleştirinin niteliği ve dili de önemlidir. Zira eleştiri alternatif olabilmek veya değiştirmek iddiası taşır. Dolayısıyla bilgiye dayalı olmayan söylemlerden “düşünce” üretmenin olanağı olamayacağı gibi, her söylenenin bir “eleştiri” niteliği taşıması damümkün değildir. Özetle eleştiri her bakımdan kapasite gerektirirkenkaralamada buna ihtiyaç yoktur.

Mehmet Yıldırım’ın (M.Y) ilk yazısı esas olarak “eleştiri” içerikliydi. Gördüm ki yazısına aldığı “övgüler”le aklını hatta vicdanını devre dışı bırakarak hırsına, öfkesine yenik düşmüş ve saldırıya geçmiş.

Konuyu tartışmayı bırakıp Kazım Gündoğan’ın yaptıklarını karalamak amaçlı bazı çevrelerce üretilen kara propagandanın bir parçası durumuna düşmüş.

Bu akıldışı iddialar ve kara propaganda argümanlarından bir kaçını irdelemekte fayda var.

M.Y diyor ki;

“… ben çocukluğumdan beri Dersim tarihi üzerine en az elli yaşlıyla saatlerce konuşmuşumdur ve çoğu kayıtlıdır. Biraz yaşlılarla zaman geçirseydi öğrenirdi gerçeği. Ayıptır tek kelimeyle.”

Madem bu tarzdan anlıyor M.Y ve bunları yapanlar “tarihçi” oluyor o halde birkaç şey söylemek zorunlu hale geldi.

Birincisi; öncelikle tarihçiliğin de ‘çocukluktan itibaren’ olduğunu bize öğreten ve literatüre yeni bir şey katan bu kişiyi tebrik etmeliyiz.

İkincisi; naçizane çocukluğumu saymadan ve M.Y’nin deyimiyle “40’ımdan sonra” Dersim’in bütün ilçelerinde ve pek çok köyünde, Türkiye’nin 30 ili ve pek çok ilçesinde, Almanya, Fransa, Lübnan, İngiltere, Amerika, Ermenistan’da araştırmalar yaptım. Dersim Tertelesi’nin tanığı ve mağduru en az 500 kişi ile saatlerce (onun deyimiyle “zaman geçirdim”) röportaj yaptım, görüntülü kayıt aldım ve bunları yapmaya devam ediyorum.

Üçüncüsü; kişilerin tarihi sözlü anlatımlarla anlaşılabilir; ancak ‘devletlerin, toplumların, kırımların, soykırımların tarihini bütünlüklü anlayabilmek için yazılı kaynaklara, yazılı belgelere bakmak lazım’ düşüncesiyle olanaklarım ölçüsünde çok sayıda belge inceledim, kitap ve makale okudum. Bunları karşılaştırmalı olarak değerlendirdim ve kendi düşüncelerimi oluşturdum. Eğer bu analitik yöntemi uygulamasaydım, 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım kriterlerinde yazılı olan “bir toplumun çocuklarını zorla başka bir topluma nakletme” maddesine denk gelen çalışmalar yapıp “Dersim’in Kayıp Kızları” gibi özgün bir konuyu gün yüzüne çıkarıp, buradan Dersim Tertelesi tartıştırmalarında  önemli bir argüman haline getiremezdik.

Dördüncüsü; btarz “tartışma” zemini yaratanlara sormak lazım; pek çoğu M.Y gibi çocukluğundan beri bu konuları bu denli “kapsamlı” ve “derin” bilen, sanal ortamda yorumlar yapan ve bütün enerjilerini kendi gibi düşünmeyenleri karalamak için kullanan, başka kimlik ve kültürlerden Dersimliler’i düşman ilan eden ve sistemli bir şey üretemedikleri halde üretenleri değersizleştirmek için pusuda bekleyen, o “herşeyin uzmanı” şahsiyetler neredeydi bu güne kadar? Neyi araştırıp gün yüzüne çıkardılar, hangi bilinmeyeni bilinir kıldılar? Hangi konuda bu toplumun ufkunu açacak bilimsel çalışmalar yaptılar? Hangi bilimsel ortamda, hangi sanatsal mevzide, hangi siyasal, hukuksal platforma taşıdılar bu toplumun temel sorunlarını?

M.Y kontrolünü kaybederek devam ediyor ve kendisinin yanıtladığı bir soru soruyor…

“Bunu ne maksatla yapmaktadır? Dersim 38 kırımının, Ermeni kırımının devamı olduğunu mu iddia etmektedir? Öyle anlaşılıyor ki o da bu fikirdedir.”

Görüldüğü gibi M.Y’nin zaten hazır bir yargısı var ve soruyu da laf olsun diye soruyor. Anlamamakta israr edenler için değil, bu konulara duyarlı insanlara saygı gereği bir kez daha anlatayım.

Birincisi; Dersim’in kayıp kızlarını ve diğer bütün çalışmaları ne maksatla yaptıysam bunu da o maksatla yapıyorum. Daha ilk çalışmamız İki Tutam Saç- Dersim’in Kayıp Kızları’nda “Dersim Kürtler’in, Zazalar’ın, Ermeniler’in, Türkmenler’in ve Kızılbaşlar’ın yurdudur” dedik. Tekçi düşünen, gerilim ve kutuplaştırma üzerine kendini var eden çevreler bundan çok rahatsız oldular. Bazı Kürt milliyetçileri “neden Zaza diyorsunuz” diyerek bizi Zazacılıkla, bazı Zaza milliyetçileri de “neden Kürt diyorsunuz” diyerek bizi Kürtçülükle suçladılar. Oysa bizim maksadımız, Dersim Tertelesi’ni ve tarihsel, toplumsal hakikati gün yüzüne çıkarmak, bilinir kılmak ve bunu resmi tarih tezinin etkisindeki kesimlere anlatmaktı. Elbette ki milliyetçilik ufkuyla tarihe, toplumlara bakanlar bunu anlayamadılar/anlayamazlar da…

Dersim’de kimlik ve yurt tartışmalarına dair Gazete Duvar için yazdığım makaleye bakılabilir. (http://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2017/05/04/dersim-kimin-yurdudur/)

İkincisi; yıllardır bu çalışmaları hiçbir iktidar odağına, hiçbir milliyetçi çizgiye taviz vermeden yaptık, yapıyoruz. Diyarbakır da; “Dersim sadece Kürtlerin yurdu değildir. Orada Zazalar ve Ermeniler de yaşıyor. Kürt tarih tezi Dersim konusunda problemlidir. Şafi Kürtler Dersim Kızılbaşlığını İslamist bir perspektifle değerlendiriyor” dedik. Ankara da TBMM bünyesindeki Dersim Alt Komisyonu’na; “Dersim sadece bir Cumuriyet dönemi meselesi değildir. Hilafetçi Osmanlı’nın İslamlaştırma yani Kızılbaş sorunudur” dedik. Erivan’da Ermeni milliyetçilerine; “Dersim sadece Ermeniler’in değil, Kürtler’in, Zazalar’ın, Türkmenler’in, Kızılbaşlar’ın ortak yurdudur” dedik.  Aynı düşüncelerimizi Kürt ve Ermeni halklarına, Sünni inanç sahiplerine ve sosyalistlere düşmanlık yapan bazı Zaza milliyetçilerine de söyledik/söylemeye devam ediyoruz.

Üçüncüsü; eğer objektif, vicdanlı ve ahlaklı bir yaklaşımla yaptıklarımız, yazdıklarımız ve anlattıklarımız incelenseydi “Dersim 38 kırımının, Ermeni kırımının bir devamı olduğunu mu iddia etmektedir?” sorusu sorulmazdı. Ola ki yeterince anlatamadığımız için bu konuda kafalarında soru işareti olanlara bir kez daha anlatayım. Biz, Dersim Tertelesi’ni sadece bir “Cumhuriyet dönemi,” dolayısıyla uluslaşma sürecinin sorunu olarak görme düşüncesinin eksik kaldığını, esas nedeninin ise Osmanlıdan beri İslamlaştırılamayan, “Dersim Kızılbaşlığı”nın Kemalistlerin ulusçu, tekçi bakış açısıyla birleşince “kesilip atılması gereken çıban” olarak görüldüğünü anlattık/anlatıyoruz. Elbette Dersim meselesi içinde 1915’ten sonra orada yaşayan Hristiyan Ermeniler meselesinin de devlet açısından bir sorun olarak görüldüğü söylenebilir. Ancak bu Dersim Tertelesi’nin Ermeni soykırımının bir devamı olduğu anlamına gelmez. Bütün yazılarımızda ve “Keşiş’in Torunları” kitabımızda da bu görüşümüz çok açık ve nettir… Buna rağmen, bu tür iddialarda bulunanları iyi niyetli bulmadığım gibi ‘özel bir amaçlarının ve görevlerinin’ olduğunu da söylemeliyim. Resmi tarih tezinin tekçi, ırkçı, ötekileştirici zihniyetinden beslenenlerin yanı sıra bazılarının da ‘karanlık odaklarca’ direkt veya dolaylı yönlendirildikleri bilinir bir durumdur. Bu odakların tanımlanmış görevi; Kızılbaş Dersimliler’i Şafi Kürtlere, Sünni Zazalara, Ermenilere ve Sosyalistlere karşı kışkırtmak ve düşmanlık yaratmaktır. Aynı zamanda travmalar yaşamış bir toplumun “şuurlu toplum” olmasını engellemektedir. Bir yanıyla Dersim toplumunun ortak aklının oluşumunu engellerken diğer yanıyla da Dersimliler’i tarihsel ve toplumsal meselelerden uzaklaştıran bir rol oynamaktadırlar. Bu provokatörleri (bunlar bir başka yazının konusu olacak) kullandıkları argümanlardan ve kullandıkları kirli yöntemlerinden biliyor ve anlıyoruz… Ancak “akademisyen” iddiasıyla yazan birinin bu tür argümanları kullanması kabul edilir değildir.

M.Y başka bir yerde son derece tepeden bakan ve kibirli bir dille sormaya devam ediyor:

“Tarihçilik böyle mi yapılır? Hayatınızda bir defa arşive gittiniz mi? Nüfus kayıtlarını incelediniz mi? Köylerdeki yaşlılarla konuştunuz mu? Oh ne güzel tarihçilik..?”

Beni takip edenler; çalışmalarımızı okuyan ve izleyenler bilir:

Birincisi; ben tarihçi değilim ve hiçbir yerde “tarihçiyim” demedim. Fakat bu benim tarih bilincine sahip olmadığım anlamına gelmez. Resmi tarih tezini anti-bilimsel ve ahlaksız görürüm. Alternatif bir tarih bilinciyle yaşıyorum, düşünüyorum ve çalışıyorum.

İkincisi; tarihsel ve toplumsal bir bilince sahip olmak ve bu alanlarda çalışmalar yapmak için tarihçi veya akademisyen olmak gerekmiyor.

Üçüncüsü; bu çalışmalar için epeyce arşiv taradık ve nüfus kaydı inceledik. Bu, bize var olan bilgilerimizi netleştirme ve yeni bilgilere ulaşmanın olanağını yarattı. Eğer bunları yapmamış olsaydık, Dersim Tertelesi ve kayıp kızlar konusunda bu kadar yol alamazdık. Öte yandan pek çok kayıp kızı ve ailelerini bulup onları da buluşturamazdık…

Dördüncüsü;  bu ülkede şu, kıymeti kendinden menkul “akademisyen,” “tarihçi,” “belge,” “arşiv” gibi sıkça kullanılan kavramlara ve kendini bu tür unvanlarla var etmeye çalışanlara dair de birkaç şey söylemekte yarar görüyorum.

Bu ülkede akademik kurumlar yani üniversiteler, “devletin ideolojik aygıtlarıdır.” Dolayısıyla buradan yetişen akademisyenlerin büyük çoğunluğu birer “devlet memuru” olmaktan öte bir misyona sahip değiller. Bilim üretmesi gereken üniversite ve akademisyenin, resmi ideolojinin karanlık düşüncelerini ve yalanlarını yeniden ürettiğini bildiğimiz gibi, alternatif duran ve düşünen akademisyen, yani gerçek bilim insanlarının da başına neler geldiğini biliyoruz. Dersim Tertelesi 72 yıl boyunca yok hükmünde görülüp gizlenebildiyse, Terteleye uğrayan Dersimlilere de dahil herkese “isyan” olarak kabul ettirildiyse, bunda bu ülkenin “akademisyen”lerinin, “tarihçi”lerinin ve tarih yazımında kullandıkları o “belgeler”in birinci derece rolü olduğu inkar edilemez bir gerçektir. Devlet aklıyla düşünen resmi tarihçilerin ve uzantılarının, bu hakikatleri kabul etmesini beklemiyoruz elbet. Ancak bir Tertele ve katliamlar yaşamış Dersim toplumunun bireylerinin, böyle düşünüyor olması başlı başına incelenmesi gereken bir konu olarak orta yerde durmaktadır.

M.Y kimin yazdığına ve nasıl elde edildiğine bakmadan “belge” ve “arşiv” fetişizmine düşüyor ve konuyla bağlantılı olarak şunu söylüyor:

“Kasparyan ise bunu Nişan Akkaşyan’ın sözlü anlatımından aktarmış. Yani ortada belge yok, arşiv kodu yok.”

“Belge” fetişizmi konusunda bir tarih Profesörüyle yaşadığım bir tartışmanın özetini paylaşmak isterim.

Profesör Dersim üzerine yapılan “sözlü tarih” çalışmalarını küçümseyerek, kibirli biçimde “sözlü tarih diye bir şey çıktı, ne sözlü tarihi yahu şuna naylon tarih desenize” dedikten sonra “bana bu çocukların götürüldüğünün belgesini gösterin” demişti.

Doğru ya biz yüzlerce kız çocuğunun götürüldüğünü iddia ediyorduk, ancak M.Y’nin dediği gibi “belge yok”, “arşiv kodu yok”tu. Ne diyebilirdik?

Hakikati söyledik;

Bilim insanı bir olguyu araştırırken öncelikle onu meydana getiren koşulları, olgunun bütün parçalarını, bunların birbiriyle ilişkisini ve çelişkisini değişik açılardan inceler. Elde edilen bütün verilerin objektif olmasını temel ilke olarak benimser. Yeterli araştırma, inceleme yaptıktan sonra kendi tezini geliştirir, sentezini üretir.

Bu bilimsel düşünmenin ve bilim insanı olmanın etiği ve asgari gereğidir.

Bu “tarihçi” profesöre sordum; siz resmi tarih tezinizi yazarken hangi belgeleri kullandınız ve o belgeleri nereden edindiniz?

Cevapladı; “efendim Dersim Harekatı’nın belgeleri devletimizin arşivlerinde mevcuttur.”

Sordum; o “belge”dediğiniz şeyi kim yazmış/hazırlamış, nasıl belge niteliği kazanmış sizce?”

Cevapladı; “efendim devletimizin Genelkurmayı, Umumi Müfettişlik, güvenlik kuvvetlerimiz… ”

Sordum; peki siz o “devlete karşı isyan eden” toplumdan her hangi biriyle görüşüp “neden isyan ettiniz” veya “neler yaşadınız” diye sordunuz mu? Bu açıdan bir araştırma yaptınız mı?

Cevapladı; “Buna ne  gerek var efendim, devlete mi inanacağız, yoksa…?”

Dedim ki; efendim siz bir “profesörsünüz” ancak ne bilim etiğine, ne de vicdana sahipsiniz. Siz devletin bir memuru olarak düşünüyor ve davranıyorsunuz. Sizin o “arşiv”lerden“belge” olarak kabul ettiğiniz ve alıp tarih yazdığınız “şeyler” Dersim katliamını gerçekleştiren faillerin aralarındaki yazışmalar ve üstlerine yazdıkları raporlardan ibarettir. Dolayısıyla objektif olması mümkün değildir. Onları doğrulayacak çalışmalar yapmadan o yazıları “belge” kabul edip tarih yazıyorsunuz, fakat o katliamın tanıkları ve mağdurlarının anlatımlarına “naylon” diyorsunuz. Kusura bakmayın siz katilleri aklamanın tarihini yazıyorsunuz, gerçek tarihi değil.

Oysa her insan özgün bir belgedir. O katliamı yaşamış tanıklar ve mağdurlar tartışmasız birer belgedir. Yüzlercesi hala yaşıyor görmek, dinlemek ve anlamak ister misiniz? Eğer o “sözlü anlatımlar” olmasaydı Dersim Tertelesi resmi tarihin “belgeler”inde olduğu gibi hala “isyan” olarak bilinecekti.

Resmi tarihçilerin ve uzantılarının sefaletidir bu…

Biliyoruz ki öldürülen, sürülen, asimile edilen Dersimliler’in öyküleri yok o “belgeler”de… Hele “arşiv kodları” hiç olmaz, soykırım yapan devletlerin karanlık dehlizlerinde. Dolayısıyla biz Dersim Tertelesi’nin “belgeleri”ni bile bulamıyorsak, Ermeniler nasıl bulsun 1915 soykırım belgelerini ve “arşiv kodları”nı? Hakikatlerin değil, yalanların “belge” olarak kabul edildiği bir sistemi kutsamaktır bu…

İnsaf…

Tabi ki soykırımlardan kurtulanlar sözlü anlatacaklardı dertlerini… Ve o anlatımların her biri (başka verilerle desteklendikçe) tartışılmaz bir BELGE’dir bilimde ve vicdanlarda…

Resmi ideoloji ve resmi tarihçilik böyle bir şeydir işte… İnsanı kendine, tarihine, değerlerine yabancılaştırır. Hem de “akademisyen,” “tarihçi” vb sıfatlarla…

Şimdi gelelim M.Y’nin başlattığı ve benim de kıymetli bulduğum ilk tartışmaya. Yani “ Ermeni nüfusu” konusu. Bunu ilk yanıtımda kısmen anlatmıştım. Pekiştirmek için;

1)      Öncelikle “Kazım Gündoğan on bin Ermenin varlığını 1938 kırımının nedeni görüyor” düşüncesi resmi tarih tezinden beslenen bir kurgu ve manipülasyondur. Ne öyle bir düşüncem vardır, ne de iddiam oldu. Bu konuya dair düşüncemi yukarıda anlattım…

2)      Tartışma konusu olan “devletin istediği on bin kişi,” M.Y’nin dediği gibi 1915’den sonra Dersim’de, “Venk deresinde saklanan” Ermeniler değildir. Altını çiziyorum, kırımdan sonra Dersim de yaşayanlardır.

3)      Elbette 1915 kırımı sırasında Dersim’e sığınan Ermeniler olmuştur ve Dersimlilerin büyük bir kısmı bunları korumuştur, kurtarmıştır. Bunu araştırdım, dinledim ve kayıt altına aldım. (Bunların çocukları ve torunlarıyla yaptığım röportajları ikinci kitapta genişçe aktaracağım.)

4)      1915’den sonra Dersim de yaşayan ve devletin istediği “on bin” kişinin hepsi 1937/38 Tertelesi’ne kadar Dersimde kalmadı/kalamadı elbet. 1923 ile 1930 yılları arası büyük bir kısmı baskıyla, tehditle yurtlarını bırakıp gitmek zorunda kaldılar. (Öyküleri ikinci kitapta anlatılacak.)

M.Y’nin bana ve çalışmalarımıza yönelik ağır iddiaları ve karalama çabalarını (provokatörlerden ayırarak) bir resmi tarihçinin tutumu ve öfkesi olarak değerlendiriyorum.

Ve bu tartışmayı burada noktalamadan önce:

1915 kırımından bir yıl önce yani 1914 yılında Dersim’de YAŞAYAN Ermeni nüfusu hakkında bir bilgiyi daha paylaşmak isterim.

“1914 yılında Osmanlı nüfus sayımlarına göre ise yine Çarsancak dahil bugünkü Tunceli ilçelerinin sınırlarına göre Dersim’de 14.570’i Hıristiyan olmak üzere 92.301 kişi yaşamaktaydı.” ( Şükrü Aslan, Herkesin Bildiği Sır DERSİM, İletişim yayınları, 2010,sf. 399)

Sanırım bu veriler akıl ve vicdan sahibi herkese Dersim’deki Ermeniler‘in gerçekliği hakkında yeterince fikir veriyordur.

Hakikat; devletin belgelerinde bile 14. 570 Hıristiyan yaşıyordu. Buna itiraz edip gerçekleri karartmaya çalışanlara göre, 1915 yazında “binlercesi geldi sığındı…”  O halde gerçek sayının (sayılar üzerine bir tartışma yapmanın meselenin özünü karartmaya yönelik olsa da) ne kadar olduğuna dair yeni bir şey söylemek gerekir. ( Ne yazık ki tartışma amacı ve adabına uygun sürdürülmediği için birlikte hakikatleri araştırmak ve ortak akıl oluşturmaktan henüz çok uzaktayız. Enerjimiz egolarımızı şişirmeye ve kişiliğimizi kanıtlamaya harcıyoruz…)

1)      M.Y’nin Osmanlı arşivinde bulup paylaştığı belge 1915 yılının Temmuz ayında “Venk Deresi’ne sığınan binlerce Ermeni’nin” belgesidir. Bu belge doğrudur ve Genelkurmay (İstanbul) tarafından Harput’a gönderilen ve Ermenilere müdahale emrini içermektedir.

2)     Oysa benim bahsettiğim “10 bin Ermeni” belgesi Hozat Mutasarrıfının 1915’ten sonra Aşiret Reisleri’ne yazdığı mektuptur. Ermenileri niçin teslim etmediklerine dair sitem içermektedir.

Hakikat arayışı; her iki belgenin de doğru olduğunu düşünüyorum. İki belgede yer alan rakamları topladığımızda benim söylediklerinden daha büyük bir rakam çıkıyor ortaya. O halde bu kadar insana ne oldu?

Hakikat aşkına; Akıl ve vicdan…

26 Haziran 2017

Dersimnews.com'u sosyal medyada takip edin

Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

5 − 4 =