Connect with us
Sitemiz yenilendi!

Dersim News, Dersim Haber, Dersim, Tunceli Haber, Dersim Haber Sitesi, Dersim Haberleri, Tunceli Haberleri,Dersim 38, Kırmancki, Zazaca, Dersimce, Alevi Haberleri, Pülümür, Hozat, Ovacık, Mazgirt, Nazımiye, Çemişgezek, Haber,Alevi Haber, Alevi Haberleri,

Xızır (Xeylas) Orucu Perşembe Günü Bitiyor

Alevilik

Xızır (Xeylas) Orucu Perşembe Günü Bitiyor

Paylaş

Dersim  inancında en önemli inanç günlerinden biri olan Roze Xızıri (Xızır Orucu ve Günleri )  Perşembe günü bitiyor.

Dersim News/Dersim – Her yıl Ocak ayının ortasında başlayan Asma Xızıri – Xızır Ayı Şubat ayının ortasında bitiyor. Xızır Ayı Dersim inancında kutsaldır. Kızılbaşlar Dersimliler ve Aleviler için kutsal olan Xızır Ayı’nda 3 gün Xızır Orucu tutulur.

Xızır günleri toplam dört hafta sürer.  Haftanın Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri Xızır için oruc tutulur. 1 veya 3 gün oruç tutulur. Doğu ve Batı Dersim’de farklı haftalarda Xızır orucu tutulur.  Pir talip coğrafyasında Mürşitler, Pirler Xızır ayında taliplerini ziyaret ederler. Xızır Ayı’nda miazlar dağıtılır, kurbanlar kesilir dualar edilir. Xızır Cemi tutulur.

Perşembe günü tutulan oruca  halk arasında Roze Ağwe (Su Orucu) da denilmekte.Evlilik çağına gelmiş gençler Perşembe günü oruç tutarlar.  Perşembe günü tutulan orucun özelliği orucu açtıktan sonra su içilmemesi. İtiqata göre gece rüyasında kim su verirse o kişiyle evlenileceğine inanılır. Özellikle Dersim’de bu durum geleneksel hale gelmiştir.

Xızır Orucu üzerine Pir Ali Baba’nın yazdığı makelede Xızır ayının önemine vurgu yapılıyor. İşte o makele:

XEYLAS (XIZIR) GÜNÜ VE ÖNEMİ

 Pir Ali Baba

Xızır orucun üçüncü ve son günü olan Xeylas günü talip toplumu sabahleyin erkende kalkar, Xızır Miaz-ı (tür.Lokma) özenle pişirilir ve komşulara dağıtılır. Erkekler de, davarların bakım ve ot ihtiyacını tehmin ettikten sonra tıraş olurp yıkanırlar, imkanlar dahilinde temiz elbiselerini giyerler. Ayrıca Xeylas günü Xızır kurbanı usuluna uygun olarak kesilir, kesilen kurbanların eti kapı komşulara, fakir ve fukaraya dağıtılır. Zira kimi talibler de kurbanlık davarlarını Ocağa bağışlar.

Duaların kabul, muradların hasıl olduğu inancı ile, Xeylas günü genç kızlar ve erkekler niyet edip iki addet ufak yağlı ve tuzlu ekmek pişirir. Bu ekmeyin birini bir sırığın ucuna takarak karla örtülü temiz bir yere dikerler; geri çekilip izlenmeye bekler. Bu arada kış kargası bu ekmeyi alıp hangi yüne giderse, evlilik kısmetleri o yürede gerçekleşir. İkinci ekmeyi yatmadan evvel yerler; zira su içmeden yatarlar, gece ruyalarına kim girip su ikram ediyorsa ilerde onunla evleneceğine inanılır.

Bilindiği gibi pek çok diyarda, Xızır ın ayan ve beyan olduğu kutsal mekanlar vardır. Xızır ın ismini taşıyan bu kutsal mekanlar şunlardır: Xızır Evi (Bone Xızır), Xızır Çeşmesi (Hêniyê Xızır), Xızır Kayası (Kemerê Xızır), Xızır Gölü (Golê Xızır), Xızır Ayağı (Lınga Xızır), Xızır Nişangahı (Nişangê Xızır), gibi, daha pek çok diyarda Hızır’a atfedilen kutsal mekanlar vardır. Hızır nebi’nın ismini taşıyan kutsal mekanlar hususi ziyaretlere ve ibadetlere vesile olur.

Talip toplumunun mühim adetlerinden biride, Xızır orucunun çarşamba gecesi müsahip canlar birbirinin ziyaret ederler. Bu ziyaretin anlamı ise, geçmiş bir senenin muhasebesi üzerine muhabet edilir ve karşılıklı hediye alıp vermekte addettir. Xeylas günü mezarlıklar ziyaret edilir; Hak’a yörüyen canlar hayır dualar ile anılır. Mezar başında çıla (mum) yakmakta adettir.

Her talibin gönlünde tarifsiz bir yeri olan Xeylas gecesi, inanç gereyi akşama doğru hane bireyleri mutlaka evde çıra yakar ve evi nurlandırır. Qawuta Xızır denen buğday unu bir tepsinin üzerinde elekten elenerek evin uygun bir köşesine bırakılır ve üzerine bir tül örtülür. Bu işlem yapılırken Xızır’ı görme dileğinde bulunur. Ertesi sabah irmiğin üzerinde iz olup olmadığına bakılır. Şayet iz varsa Hızır’ın haneye uğradığına inanılır ve ev sahibi bir şükran kurbanı keser. Kurban eti fakir, fukara ve komşulara dağıtılır. Nihayet duaların kabul, muratların hasıl olduğu bu kutsal günün sevinci, heycanı ve inanciylan, cümle canlar madi imkanları dahilinde kurban ve niyazla Ayin-i Cem’in olduğu mekana gidip Ceme katılırlar.

METİN KEMAL KAHRAMAN – XIZIRO XEYLAS


Metin Kemal Kahraman – Xızıro Xeylaşi ile DersimNews

2 Comments

2 Comments

  1. Kalmem K.

    17/02/2012 at 06:27

    Ma zof beme sa ke (ma zof radime ke), mılletê ma rawa dinê ho, rawa kulturê ho u en muhim zonê ho (Kırmancki, Zazaki, Dımılki ra roz ve roz sof haskeno/heskeno)! Roze cênê (genê).

    Olvazenê Rozê Sıma bımbarek vo! Xızıro Khal sımarê her daym wayır vo! Xızıro Khalo Sıpe dinarê, mılletê mare, hometa mare rındiye, haştiye, canweşiye u zerrehirayiye biaro! Çêunê ma, hometa ma juminira ciamekero, juminira duri mefiyo!

    – – – – – –
    Çond namê hazretê XIZIRİ estê?
    Xızır, Xıdır
    İlyas, Elyas, Elias, Ilias, İlas, Elez, Eliaz ….

    Na kelime XEYLAS koti ra yeno?
    “XIZIR” u “EYLAS” : XEYLAS

    Xeylasê Sıma reyna bımbarek vo!
    Rozeyê sıma, niyaz u qurvanê sıma defterê Haqi de, qelv u huzurê Haqi de ravero!/bivero!
    (Xeylas – Hızır ve Elyas – için tuttuğunuz oruçlar, dağıttığınız niyazlar, adadığınız kurbanlar Haq-ın defterinde, gönlünde, huzurunda kabül ola!)

  2. cemal süreyya

    20/02/2012 at 10:20

    Yalnızlık Sözleri” / Ahmet ÖZCAN

    Zaman mı? değil zaman/

    akan zaman değil mesafelerdir:

    Biz yeni bir hayatın acemileriyiz/

    Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor/

    Şiirimiz aşkımız yeniden/

    Son kötü günleri yaşıyoruz belki/

    İlk güzel günleri de yaşarız belki/

    kekre bir şey var bu havada/

    Geçmişle gelecek arasında/

    Acıyla sevinç arasında/

    öfkeyle bağış arasında/

    (…) Biz kırıldık daha da kırılırız.

    Kimse dokunamaz bizim

    suçsuzluğumuza…”

    Cemal Süreyya

    Sevgili Dr. Ali Şeriati,

    Senin 1980’li yılların başlarında tanışmıştık. İran devriminin rüzgarı ile gelen tercüme furyası, önce senin kitaplarını getirmişti. Sonradan, devrimin gerçek ideoloğu olduğunu öğrendik. Ama İrandan gelen haberler, senin kitaplarının mollalar tarafından yasaklandığını, fikirlerinle karşı sistematik bir ambargo uygulandığını söylüyordu. Doğu felsefesinin deposu olan, hikmetin ve şiirin ülkesi İran, Şehinşah’lık rejimini yıkmış ama yerine Mollaşahlık düzeni kurmuştu. İslami devrim olmuştu ama Ali Şeriatı yasaklanmıştı. Şah rejimine karşı bir ömür kalemi ve yüreğiyle mücadele veren, onbinlerce genci ‘Hüseyniye İrşad’ denilen sivil okullarda bilinçlendiren, defalarca hapsedilen, sürgün edilen, aç, işsiz bırakılan, hasta çocuğunu dahi tedavi ettiremeyen, ama yine de yılmadan yorulmadan yazan, konuşan ve 1977 yılında sürgün gittiği Londra’da İngiliz istihbaratının yardımıyla İran ajanlarınca şehid edilen o büyük öğretmen, Sosyolog Doktor Ali Şeriati, ‘İslam devrimi’nden sonra yasaklanmıştı. Neden acaba?

    Biz ise , Ali Şeriati’yi yeni keşfetmiştik. 12 Eylül rejiminden demokrasiye geçiliyordu ve İran devriminin etkisini sınırlamak için sağcı-sünni bir İslamcılık pompalanıyordu buralarda. ‘devlet mi korkuyordu, Amerika mı, İsrail mi, İngiltere mi, en çok hangisi korkmuştu bilemiyorum ama, devrimin ihracına karşı bulabildikleri tek silah, ruhsuz bir yeşil kuşak Müslümanlığıydı. Biz o zamanlar buna Amerikancı İslam diyorduk.

    Ali Şeriati ismi, tıpkı İranın Şii mollaları gibi, bizim Sünnici mollaları da rahatsız etmişti. Tek bir cümlesini dahi okumadan, Ali Şeriati hakkında olmadık iftiralar atılıyordu. Şeriati şiiydi, gizli marksistti-ne demekse-, sapık fikirleri vardı, Allah, peygamber, Kur’an ve İslam hakkında itikat dışı yorumlar yapıyor, gençlerin kafasını karıştırıyordu, vb..İlginçti, İran’daki dinci molla rejimi ile Türkiye’deki laikçi molla rejimi, aynı kişiden korkuyor, aynı nedenlerle kaygılanıyor ve neredeyse aynı iftiralarla saldırıyordu. Acaba neden?

    Biz her şeye rağmen okuyorduk Ali Şeriati’yi. ‘İnsanın Dört Zindanı’, ‘Biz ve İkbal’, ‘Dua’, Medeniyet ve Modernizm’, ‘Marksizm ve diğer Batı düşünceleri’, ‘Kevir’, ‘Ali şiası Safevi Şiası’, İslam-Bilim’, ‘Ne yapmalı?’, ‘Öze Dönüş’, ‘Dine karşı Din’, ‘Fatıma Fatımadır’, ‘Ebuzer’, ‘Dinler Tarihi’… Beynimiz allak bullak oluyor, bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyordu. Şeriati, bir deprem etkisi yaratıyordu:

    “Tarih, sınıf mücadelesi ve efendi köle kavgasıydı. Ezenler ve ezilenler, Habil-Kabil çatışmasıyla başlayan bir mücadelenin taraflarıydı. İnsan, beşer yanından gelen kötülükle, Allahın ruhundan gelen iyiliğin çatıştığı ve bu çatışmada İlahi yanın kazanması ile insanlaşabilecek bir türdü. varolan insan, olması gereken insan değildi. Dört zindan içinde yani, doğa, tarih, toplum ve insanın kendi zindanı içinde yaşıyorduk. Doğadan, tarihten, toplumdan, bilim ve akıl ile kurtulabilirdik. Ancak, kendi zindanımızdan, beşer yanımızdan, zaaflarımız, bencilliğimiz, ihtiras ve yıkıcı tutkularımızdan ancak ve sadece aşk ile kurtulabilirdik. Aşk, varlığın özüydü ve bütün peygamberler, çöl, çobanlık ve hicret ile, bu aşkı tazelemeye gelmişlerdi. Gerçek din buydu: İnsanı özgürleştirmek.. Ancak, zer (altın, mülkiyet), zor (iktidar ve güç) ve tezvir (sahte tanrılar ve sahte din)den oluşan beşer düzenleri, insanı köleleştirmiş, kullaştırmış ve özne olmaktan çıkartmıştı. İslam, İbrahim’in, Musa’nın, İsa’nın, Buddhanın, Zerdüşt’ün, Sokrat’ın, Mani’nin, aşk ve özgürlük mesajının en son halkasıydı ve özü buydu! Mevlana, ‘Biz Kuranın özünü aldık, kabuğunu köpeklere attık’ demişti. Ali Şeriati, işte bu özün peşindeydi ve İslam olarak bildiğimiz her şeyi yeniden öğrenmeye ve anlamlandırmaya çağırıyordu.

    Marks’tan, Sartre’den, Alexis Carrell’den, L.Massignon’dan, Franz Fanon’dan, Mahavera’dan, Tagore’den, Pascal’dan bahsediyordu. Yunan mitolojisinden örnekler veriyor, Upanişadlar’dan, Vedalar’dan alıntılar yapıyordu. Konfiçyus’u, Lao Tse’yi, Eflatun’u, Aristo’yu, Descartes’i, Hegel’i anlatıyordu. Atman’ı, Samsarayı, Brahmanı, diyalektiği, monadı, aşkı, aklı, bilimi, felsefeyi, ahlakı, estetiği, sanatı arka arkaya sıralıyor, konuşuyor, konuşuyor, konuşuyordu.. Başımız dönüyor, yüreklerimiz kanat çırpıyor, aklımız zorlanıyordu.

    Bizde olmayan, yada çok az bulunan bir tarzı vardı Şeriati’nin. Hz. Ali’den yola çıkıp, Promethe’ye, Fatıma’dan başlayıp Meryem’e, oradan Kybele’ye, İsa’dan Buddha’ya, Hindistan’dan Atina’ya, Paris’ten Afrika’ya, Mekke’den Meşhed’e, Çölden kente, devrimden aşka atlıyor, şiirden, müzikten, resimden, heykelden, sınıflardan, sömürüden, bahsediyordu. ‘Aydın’, diyordu Şeriati, ‘peygamberi bir misyonu vardır, dava ve eylem adamı olmak zorundadır. Toplumu bilinçlendirmeli, yol göstermeli, öncü olmalıdır.’ Aydın, aykırı olmalıdır, yalnız ve yabancı, halkla iç içe ama halkın bir adım önünde..’

    Ali Şeriati, niteliksel bir bilinç düzeyiydi. O düzeyde sağcılık, solculuk, İslamcılık, milliyetçilik anlamsızlaşıyor, insan, varoluş, tarih, adalet, özgürlük ve arayış evrensel bir anlam kazanıyordu. Bir Müslümana da, ateiste de, Hristiyana da, Budist’e de konuşuyor, ortak, evrensel ve insana ait bir dil kullanıyordu. Kurumsal dinleri, dogmalaşmış ideolojileri, bütün yerleşik kurumları ve kuralları sorguluyor, her şeye yukardan ve derinden bakmanın özgüvenini kazandırıyordu.

    Sonuçta, İran’da ve Türkiye’de Ali Şeriati’nin bu kadar çok ve benzer düşmanının olması tesadüf değildi. Hepsinin ayakları altındaki halıyı çekiyor, hepsinin kullaştırdığı insan tipini özgürleştirip bilinçlendiriyordu. Ali Şeriati okuyanlarla okumayanlar arasında her zaman düzey, zeka ve bilinç farkı oldu. Şeriati okumayanlar, ‘yeşil kuşak islamcılığına’ kolay yem oldular. Çünkü, dertleri, davaları, düzeyleri, hep güdük kalmıştı. Geleneksel dini literatürle, alışıldık ezberlerle ve bir yığın tabuyla, ne dünyayı anlamak ne de anlamlı bir gelecek tasarlamak mümkün olmuyordu. Belki de bu nedenle, ‘yeşil kuşak İslamcılığı’, yerel ve genel iktidarlardan, toplumsal servetten ve statü ve ün dağılımından istediği her payı fazlasıyla aldı ama, hiç bir zaman muktedir olamadı, olamazdı da..

    Sevgili ‘Doktor’,

    Özel notların ve yayınlamadığın makalelerinden oluşan ‘Yalnızlık Sözleri’nden, senin iç dünyana giriyor, daha yakında tanıyoruz. Meğer sen, seni okuyan ve sevenlerle aynı kumaştan, aynı dertten, aynı aşktan yaratılmışsın. Yazdıkların, konuştukların, başka aydınlar gibi bir rol ve misyon gereği değil, samimi, içten ve doğal patlamalardan ibaretmiş. İşte en çok bu yanını sevdim. Zira, biz şarklı insanlar, çoğu zaman yüceltmeleri severiz, insanlara kolayca erişilmez ve üstün nitelikler vehmeder, ün, şan ve statülere büyük önem veririz. Bu nedenle de aydınlarımızı, bilginlerimizi göklere çıkartır, sonrada en küçük bir insani hataları karşısında büyü bozumuna uğrayıp, bilgi ve düşünceye de küsecek tarzda dumurlar yaşarız. Aydınlarımızda maalesef bu vehmedilen konumlara uygun bir rolü oynamaya soyunur, kendileri olmayan bir kişiliğin sahte elbisesi ile dolaşmaya başlarlar. Bu oyun, bizim buralarda kişiliklerin fikir ve eylemlerin önüne geçmesini sağlar ve bir süre sonra neye inandığımızı unutup, kime bağlandığımızı konuşmaya başlarız.

    Senin özü sözü bir kişiliğin ve hayatın, zaaflarını, şüphelerini, tereddütlerini itiraf eden samimiyetin, o saf ve doğal iç dünyan, beni gerçekten etkiledi. Bir an için, ülkemizde beş on tane Ali Şeriati ayarında aydın olduğunu düşledim.. Vazgeçtim, bir tane olduğunu hayal ettim. Ne bileyim, tek nedenle mutlak dönüşümlere inanmam ama bir tane Ali Şeriati çıkarmış olsaydı bu ülke, inan çok şey farklı olurdu diye düşündüm. En azından, son otuz kırk yıllık muazzam İslamcı enerjiden bambaşka ve daha ileri bir şeyler çıkardı. Milyonlarca insanın alınteri, emeği, gözyaşı, bileziği, küpesi, harçlığı, umudu, duası, yeşil kuşağa yem olmazdı belki, Avrupacılık, İsrailcilik, Amerikancılık, İngilizciliğe dümen kırmazdı. Ya da irtica öcüsüne malzeme yapılıp toplumun bir kesimini korkutmaz, batının fincancı katırlarını ürkütmezdi. Dini bir köylü ideolojisi ve sistemden pay talep eden yeni sınıfların malzemesi yapmaz ve tüm topluma ve insanlığa hayatın her alanında ileri ve kaliteli yaşam felsefesi ve etiği sunacak bir birikime dönüşürdü.. Daha modern, daha doğal bir Müslümanlık ve daha demokratik bir ülke için mücadele eden bir çok akım ve siyasetin anası olurdu İslamcılık. Hatta, sol ve milliyetçi çevreler dahi, bu düzey ve nitelikten beslenir, emek ve eşitlik kavgası ile vatan ve bağımsızlık kavgası, bir biriyle çatışan değil, bir birini bütünleyen ve geliştiren tatlı bir rekabetin konusu olabilirdi.İnsanlar, etnik yada mezhebi kimlikleri üzerinden konuşmaktan utanır, bu ilkel dil yerine, insanın dilini, hayatın ve özgürlüğün ortak dilini üreten bir konuşma üslubu kazanabilirdi. Keşke, bir Ali Şeriati’miz olsaydı. Bu zihinsel devrim ve seviyeyi ateşleyecek çapta… Keşke..

    Sonra bu düşümden uyandım. İyi ki olmamış dedim, sevgili doktor. İyi ki senin gibiler henüz çıkmamış. Eğer çıksaydı, biz de boğmaya çalışır, olmadık iftiralarla sürgün ederdik. Senin kadar kitleleri, özellikle gençliği etkileyen bir yazarımız olsaydı, devlet de boş durmaz, ‘bu memlekete Ali Şeriati lazımsa, onu da ben yaparım’ der ve illaki zindanlarda çürütürdü. Ya da ‘arkasında acaba kim var?’ der ve mutlaka bir yabancı parmağı bulurdu. Alimlerimiz tekfir eder, aydınlarımız kıskanır, örgütlerimiz, cemaatlerimiz önce yanlarına çekip şişinmek ister, olmayınca düşman kesilip karalamaya başlardı. Kitaplarına, fikirlerine bu kadar düşman olanlar, eğer burada yaşasaydın sana neler yapmazdı..

    Ali Şeraiti, Franz Fanon, J.P. Sartre, K. Marks, Hegel, Cemil Meriç, Nurettin Topçu, M.Akif Ersoy, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Sezai Karakoç, Cemal Süreya..Bu çapta aydınların çıkabildiği toplumlar, tabii ki bir üst düzeyi gösterir. Ama bundan daha önemlisi, bu çapta aydınları korumak ve yaşatabilmektir. Biz henüz bu aşamaya gelemedik. Henüz bilgi, felsefe ve sanata dönük kuşkularımızı atamadık. Belki de, toplumsal bilinçaltımız, henüz güvenlik ve beslenme ihtiyacını doyurup, uygarlık yaratma eylemine geçemedi. Bu nedenle, her farklı sese önce, elimizden ne almaya çalışıyor, diye bakıyoruz, sonra eğer bundan eminsek, peki karın doyuruyor mu? diye yaklaşıyoruz. Nihayet, elimizden bir şey almayan, ezberlerimizi bozmayan, kafa konforlarımızı rahatsız etmeyen, sahte kamplaşmalarda bir mevki kapmış, sonrada bundan ekmek yemeye başlayan bir sürü aydınımız oluyor. Ali Şeriati’ler de tabii ki, bizim toplumlarımıza birkaç gömlek fazla geliyor.

    Sevgili Doktor, sonuçta seni sadece biz okuduk ve sen sadece bizimle konuştun. Biz, Allah’tan başka sahibi olmayanlarız. Kimseye eyvallah etmeyen, kimseye biat etmeyen, bütün dogmalara, tabulara saldıran, kimsenin bir yerlere oturtamadığı bir garip kuşağız. Bizi sadece bizden olanlar anlar. Bizim konuşmalarımız da yalnızlık senfonisidir. Sessizdir, derindir, manalıdır. Biz, gözlerimizden tanırız birbirimizi, göz bebeklerimizdeki hüzünden, yorgunluktan tanışırız. Bir demli çayın buğusudur şifremiz, yada bir sigara dumanının kavisi. Nedensiz dalıp gitmelerdir muhabbetimizin en koyu anları.. İç çekişlerimizle kurarız en uzun cümleleri.. Ne mutluluğun resmini yapabilen bir ressam, ne hayatı kendimize yontabilen bir heykeltıraş değiliz. Alış verişi bilmeyiz, tek ticaretimiz, gençliğimizi verip belirsiz bir geleceği satın almışlığımızdır. Geleceğin, yaşadıklarımızın tekrarı olacağının da farkındayızdır. Zira, her şeyi yaşamış, kavgayı, sevdayı, öfkeyi tatmışızdır. Bize, ‘ölüm gelir, çitlembikler, sarmaşıklarla’, çünkü ne yaşamdan ne ölümden bir beklentimiz kalmamıştır. Yolumuz, hedefimizdir ve yürürüz sadece, öyle mahsun ve öyle onurlu. Kardelen, bizim çiçeğimizdir, kartal, bizim kuşumuz. Her akıntıya karşı durur, her şeye yukardan bakarız. Özgürlüktür önce ve sadece, imanımızın özü. En çok yılandan korkarız, fırsatçı ve hainden..Çöl ve denizdir, tabiatımız. İki sonsuzluk arasında yaşamaya çalışırız. Ne saray takarız ne malikane.. Ne devlet sever bizi ne de ‘kiliseler’. Bir bitimsiz yalnızlıktır yolumuz, bir sonsuz özgürlüktür menzili.. Hem vatan deriz, hem özgürlük, hem akıl deriz, hem aşk. Hem halk deriz hem yalnızlık..Hem doğudur ülkemiz, hem batı.. Hem Muhammed’dir önderimiz, hem İsa, Hem Spartaküstür yüreğimiz, hem Ali… Hem Che Guevara’dır kahramanımız, hem Malcolm X, hem İzzetbegoviç’tir, hem Dudayev… Biz bütün şiirlerden tek bir şiir, bütün bestelerden tek bir senfoni yapar, hayatı tek bir film karesine sığdırırız. Ne Amerika anlar bizi, ne Patagonya.

    Biz sadece birbirimize tutunur, birlikte yanarız. Ateşimiz suyumuzu yakar, nefesimiz ateşi.

    Seni daima okuyacağız doktor, daima okutacağız. Seni, biz tanıttık bu toprağın yüreğine, biz dalgalandıracağız o put kıran sancağını. Çocuklarımız, ‘Üstad Ali Şeriati’, diyecek, Ali Şeriati okudum da adam oldum diyecek. Ve seni okumayan ve okutmayanlar, o cehaletin, bağnazlığın, zeka özürlü esnafları, düştükleri çukurun derinliğiyle övünenler, onlar bir gün çocuklarının ellerindeki Ali Şeriati kitaplarını görünce yıkılacaklar. Ali Şeraiti, onların azraili olacak..

    Sevgili Doktor, kalem tutan ellerinden öper, şehid kanından süzülen bereket için sana sonsuz teşekkür ederiz. Hüda’nın rahmeti üzerinden eksik olmasın. Hoşça kal.

    Kaynak: YARIN Dergisi / Açık Mektuplara Açık Cevaplar

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

More in Alevilik

To Top