Connect with us
Sitemiz yenilendi!

Dersim News, Dersim Haber, Dersim, Tunceli Haber, Dersim Haber Sitesi, Dersim Haberleri, Tunceli Haberleri,Dersim 38, Kırmancki, Zazaca, Dersimce, Alevi Haberleri, Pülümür, Hozat, Ovacık, Mazgirt, Nazımiye, Çemişgezek, Haber,Alevi Haber, Alevi Haberleri,

Dersim’in Ruhunu Özgürleştirme…

Haberler

Dersim’in Ruhunu Özgürleştirme…

Kendimize dönme zamanımız gelmedi mi sizce? Yoksa bu okullar; benim düşüm olarak benle birlikte yapılaşmadan ölecek mi?

Düşler ve insan, düşlerin sınırı ve insanın vizyonu arasındaki bağıntı! Her şeye elbise giydirmeyi severiz, kendimize, etrafımızdakilere, nesneler vs vs. İlla sınırları olmalı, belirli bir hacme sığmalı, önü ve arkası belirlenmeli! Aslında bu sınırlar; bizim farkında olmadan kendimiz için oluşturduğumuz bir hücredir. Peki düşler! Düşlerimize neden elbise giydiririz? Neden düşlerimiz realitemizle paralel olmak zorunda? Çünkü vizyonumuzun sınırı vardır, belirli sınırlar arasına hapsedilmiştir. Vücuduma, kişiliğime, şeklime, inancıma, ırkıma bir sınır belirleyebilirsiniz ama düşlerime sınır çizmenize izin vermeyeceğim. Hep olmazı, en olmazı istemeye devam edeceğim. Hamile bir kadın gibi zemheri ayında sizden hiç olmadık sebzeyi, meyveyi isteyeceğim. Çünkü düşlerime hamileyim… Güzel bir geleceğe, birbirimizi kucaklayacağımız günlere gebeyim. Söylesenize, birbirimize bile böylesine düşmanca yaklaşırsak, nasıl başkalarını kucaklayacağız? Nasıl Bahtımıza sığınan insanları milliyetine, inancına, diline göre sınıflandırmadan hepsine kucağımızı açacağız? Nasıl haksızlığa uğrayan tüm Dünya Halklarını kendimizdenmiş gibi kabulleneceğiz? “Bebexten” olmaktan nasıl kurtulacağız?

Geceleri başıma yastığa koyarken nenemin anlattığı masal kahramanlarını çağıracağım ve düşlerimde onlarla sohbet edeceğim, dokunacağım, seveceğim, korkacağım. Kocaman siyah yılanlar olacak yine rüyamda ve ben onların bana sarılışını korkmadan yaşayacağım, ya da haykırarak uyanacağım ve yanımdaki insanın ruhuna sarılacağım, o yılan gibi… Dedim ya hepinizin ezberini bozacağım, hatta sistemlerin ve çizilmiş sınırların ezberini bozacağım! Mile Xori, Mirz, Dilo Sül, Sey Rıza, Alişer, Yivizê sey Khali, îsmê, Bawa Duzgi, Munzur ve diğerlerini göreceğim yine, onlarla sohbet edeceğim dağların en yücesinde. Sonra kendime sarılacağım, kendi tenimi okşayacağım ve hatta kendimle sevişeceğim, sessizliğimin çığlıklarını kanat edeceğim düşlerime. “Buyere Gölü”nden bembeyaz bir at çıkacak, damlalar yelelerinden dökülürken, kartallar ve güvercinler aynı anda havalanacak, birlikte semah dönecekler. Kurt ile kuzu yine Haydar’ın merasında birlikte otlayacaklar, kayalar parçalanacak, Munzur içine girecek ve süt gibi kültür fışkıracak oradan. Olmayacağa gebeyim, o nedenle olmayacakları isteyeceğim sizden, zemherinin en soğuk en karanlık anında, güneşi isteyeceğim sizden.

Hani diyorum düş kurmaya başlamışken, düşlerimde birde okul olsa, hani yazları çocuklarımızın gidip kendi dilleri ve felsefeleri ile kucaklaşabilecekleri bir yuva. Bilim insanları, sanatçılar, yazarlar ve tüm aydınlar orada misafirimiz olsa ve bu süreçte yüreklerindeki güzellikleri o çocuklara aktarsa. Çocuklar orada ağaç dikse, burası bir ormana dönüşse, hayvanlarla ilgilenseler, kendi sütlerini, buğdaylarını, ihtiyaçlarını karşılasalar, hem bedenlerini hem de bu öğretilerle, ruhlarını doyursalar. Yaşlılarımız huzur evi köşelerinde sürüneceğine, son günlerini acı ve özlemle geçireceğine kendi topraklarında tam da bu okullarda yaşasa, her sabah kalkıp güneşe elini açsa, toprağı kucaklayıp yüzüne sürse, geceleri ellerini aya açıp dua etse… Babiko (şir), Haşıl, Qawut vs vs vs yemekler yapsalar ve bunların yapılışını genç kuşaklara aktarsalar, sadece kendi dillerini konuşsalar… hani diyorum, kafalarında yine gümüş paraların şen şakrak sesi etrafa yayılsa, mavi dövmeler arasında insanın ruhu gezinse, kartal-yılan fark etmez ellerinin üzerinde desen desen dövmeler olsa. Rengârenk kuşakları ve onlardan sallanan rüzgârda raks eden püsküller olsa. Hani diyorum üst üste eteklikler giyseler, akşamlar ateş yakılsa ve ateşe sırt dönülmese, yine tanrının çocuğu olarak kabul edilse, ağızlar tülbentle kapatılsa bir damla tükürüğün ateşi kirletilmesinden korkulsa, suya, havaya, toprağa yine Dewres denilse ve bu Dewresler yüreğimizde semah tutsa… Ateşin karşısında yalansız, iftirasız, küfürsüz sıcacık masallar anlatılsa, çocukların göz kapakları kapansa ve bir insan kucağında yatağına taşınsa, masalına düşlerinde devam etse. Hem çocuklarımız yani aslında atalarımız kurtulsa hem de yaşlılarımız yani çocuklarımız kendi topraklarında “sürgünsüz” bedenlerini gölgelerinden mahrum etmeden sonsuzluğa uğurlansa. Bu gün de düşlerime kimse kilit vuramayacak, bunlar benim düşlerim ve kim bilir bir gün gerçekleşir. Belki de ilk tohumu bir fotoğraf sergisi ile gerçekleştireceğim ve o tohumdan binlerce yıllık çınarlar üreteceğim. Sizce hayal mi, hiç mi gerçekleşmez?

Dersimli olmak, Dersimi anlamaktan geçer, anlamak dediysem öyle klamlar söylemekle, üç beş kadeh atıp mangalda kül bırakmamakla değil, Dersim inancı-kültürü-dili-felsefesi-doğası-coğrafyası ve insanı için bir şeyler yapmak, kendine acımaktan ve bahtına kızmaktan vazgeçerek, gerçekten bir şeyler yapmak… Herhangi bir ırka, ideolojiye, aşirete, bölgeye, sembollere takılmaktan, kendini şekillerden ve sembollerden soyutlayarak Dersim elbisesi giymekten bahsediyorum ben.

“Ben Dersim için çok şey yapıyorum, kendimce uğraşıyorum”, hatta “en hakiki Dersimli benim” söylemlerinden uzaklaşarak, “bu deryada bir damlada ben olacağımdan” bahsediyorum. Kırmanciki dilini bildiği için kendini dil bilimci ilan etmeden, üç beş klam söylediği için en hakiki Dersimli havalarından vazgeçmekten, reklamı bırakarak “bu acı ile yoğrulmuş pastadan; ballı bir dilim alacağım” havalarını bir kenara bırakmaktan bahsediyorum. Bilmenin o tuzak dolu “renkli büyüsünden kurtulup ve bilmemeyi kendine rehber edip, bu yola birlikte çıkmaktan” bahsediyorum. Bilmek; insanı körelten ve tek düzeliğe iten, hataların en önemli etkeni, büyülü sözcüğü. Bilmek, bilinmeyeni bulmayı engelleyen, kaprisli olgu, at gözlüklü bakış…

Onun içindir ki; dil ile ilgili öğrenmek istediğim şeyi mümkünse bir yaşlıya danışırım. Arapçayı, Farsçayı, Türkçeyi, Kürtçeyi, ekleri-kökleri tanımayan insan, benim için daha öğretici. Çünkü kafasında bir şablon yok, olduğu gibi sözcüğü ortaya koyuyor ve o sözcüğü kalıplar arasında boğarak, ölü bir halde benim dimağıma göndermiyor. Son derece saf, berrak, onur ve kibirden uzak, bilgiçlik taslamayı tanımayan, popülarite kazanma hırsını bilmeyen insanlardan, kaynağın kökünden içmek istiyorum bu suyu. Onun için bu okulda dili yaşlıların öğretmesini isterdim, tıpkı kültürü ve inançsal ritüeli öğretmeleri gibi. Böylelikle yeni nesil de bilmenin; o tuzaklı ve kötü büyüsünden kendini soyutlamış olacak. Yaşlılar Gağan’a başka bir isim vermez, Howtemal’e Newroz demez, Hz Ali doğmuş demez, bu ritüeli bildiği ve öğrendiği şekliyle yaşar ve yaşatır. İlla her hareketi ve ritüeli bir siyasi yapının kuyruğuna iliştirerek, onu kirletmez, Jiyarelerden, Pirlerden, Bawalardan, Xızırdan korkar. Efendilerden, örgüt liderlerinden, derneklerin o şaşaalı koltuklarından, kimliğinin önünde ve arkasındaki takıdan değil; bir taştan, kuru bir ağaçtan, gölden, dağdan, sudan, kuştan, yılandan, kısacası doğadan etkilenir ve saygı duyar. Ve bu okullarda uygun zamanlarda; kendi kültürü, dili, inancı ve yaşam tarzıyla yetişen çocukların dersim ruhunu çok daha ileriye taşıyacaklarına inanıyorum. Ve benim düşlerimde; Dersimin birkaç yerinde bu okullar kuruluyor ve sanatçılar, aydınlar, yaşlılar, çocuklar, doğa ve kültür el ele vererek Dersim ruhunun kurtuluşuna yardımcı oluyor. Karanlık bir gecede farklı dağlarda yanmış kocaman ateş gibi her biri, Dersim aydınlanıyor… Olmaz mı sizce? Böyle okullar dersimde kurulmaz mı? Tüm Dersim insanı bir araya gelse Tarikat okullarının yüzde birini gerçekleştiremez mi? Bu kadar mı ruhundan uzaklaştı, Dersimli olmak bu kadar mı dillerine vurdu ve eylemlerinden uzaklaşıp gitti.

Tanıdığım onlarca öğretmen, severek bu okulda görev alır. Yurt dışından ve metropollerden buraya gelecek olan öğrencilerin etütler aracılığı ile derslerine katkıda bulunabilir. Doğayı tanıyabilmek, okuyabilmek, doğa ile insan arasındaki gözükmeyen ama kadim sözleşmeye sadık kalabilmek çocukların öğrenebileceği birikimler olabilir. Yine her çocuğun dikeceği üç beş ceviz ağacı, kiraz yada farklı meyve ağaçları beş yıl içinde üretime katılarak bu okula ekonomik katkı sağlayabilir, hatta dışarıdan desteğe gerek kalmadan okul kendini yönetebilecek duruma gelebilir. Çocukların ebeveynleri için yan taraflarda küçük konutlar yapılarak, Dersimi tanıma, endemik ve coğrafi yapısını inceleme, jiyareleri ziyaret edebilme olanakları tanınabilir. Yine bu bölgede tamamıyla organik üretim ile (çocukların emeği ile) buğday, fasulye ve diğer mahsuller üretilebilir, bunlarda okulun yıllık yiyeceğini karşılayabilir. Kurban kesmek isteyen kişilerin kurban parasını bağışlayarak, bu okulun yıllık et tüketimi, yada ekonomik desteği ve hatta hayvancılığına katkı sunulabilir. Her tarafı jiyarelerle korunan bu kutsal coğrafyaya (duygusal yanım) yeniden entegre olmak o kadar zor değil, Yeterki Dersimliler bu konuda birlikte hareket edebilsin. Kendi dillerinde; cem, niyaz, duazimamlar ve deyişler öğrenen çocukların, doğayı ve hümanist felsefeyi daha iyi kavrayacağını ve bu kavrayışla kendilerine açılan kapıyı keşfederek, güçlü bir insan olarak yaşama akacağına inanıyorum. Avrupa birliğinin ve diğer kurumların bu konularda destekler sunduğunu biliyorum, Yeterki örgütlü güçlerimizi, DEDEF, ALEVİ FEDERASYONU vb bu konuda harekete geçirebilelim, inanın çok zor olmadığını göreceğiz, Yeterki buna inanalım, düşlerimize sınır koymadan, vizyonumuzu sınırsız tutarak bunu isteyelim.

Oysa enerjilerimizi ne kadarda boş işlere harcadık, birbirimizi hırpaladık, öbürü ve ben kavramları arasında nasıl da kirletildik, özümüzden uzaklaştık. Gençlerimizi cezaevlerinde çürüttük, binlerce gencimiz öldürüldü, neyin peşinden gittiklerinin farkında olamadan yaşamdan akıp gittiler, onlar için, kendimiz için ve geleceğimiz için bir şeyler yapalım, bu sefer kendimiz için yapalım. Madem örgütlerin içinde Dünyayı kurtaramadık, istediğimiz sistemi getiremedik ve tüm mücadelelere rağmen sürekli gericilerin güçlenmesini engelleyemedik, bu sefer farklı bir metot uygulayalım. Güçlü bireylerden güçlü bir toplum yaratmaya çalışalım. Kendini tanıyan, kendine ulaşan, doğayı okuyabilen, hayvanlarla dost olabilen, suyun-ateşin-toprağın-havanın kardeşliğini ve canlılığını kabul eden insanlar yetiştirelim, tıpkı eskiden olduğu gibi. Dudaklarımız taşı, suyu, toprağı, ağacı, mezar taşını, kutsal mekanı ve dostun omzunu öperek niyaz etsin, kucaklaşalım kendimizle, doğayla ve insanlarla.

Dede, Rayver, Pir, Bava olduğunu söyleyenler bile; arap-kürt-türk-farsi-Şii-caferi-müslüman, son zamanlarda da Ermeni kimlikleri ve inancı ile kendi kimlik ve inancını boğmakta, belki daha da kötüsü ne yaptığını bilmeden bunu yapmakta. Hümanizm ve Doğa, ya da Doğa Tanrı ve İnsan Tanrı kavramlarından uzaklaşılmakta, ben Kızılbaşlığı tanıdığıma inanıyorum ve inanın daha da mükemmel bir felsefe (duygusal yanım) tanımıyorum. Yine de şunu söylemeliyim, Herkesin inancı kendine, benim tanrım bana, sizin ki size, siz benimkine müdahale etmeyin, ben sizinkine müdahale etmeyeyim (diyeceğim ama bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenemedik, bilmiyoruz. Atalarımız ruhumuza böyle bir tohum ekmedi, kimseyi inancından dolayı yakmadık, hor görmedik, küfretmedik, iftira atmadık, saygısızlık yapmadık, inancımıza davet etmedik…)

Kendimize dönme zamanımız gelmedi mi sizce? Yoksa bu okullar; benim düşüm olarak benle birlikte yapılaşmadan ölecek mi? Tıpkı 38’ de henüz doğamadan, süngüler tarafından öldürülen bebekler gibi…

Remzi AYDIN

Click to comment

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

five + twenty =

More in Haberler

To Top