Home » Haberler » Metin-Kemal Kahraman: Ağıtlar yalan söylemez

Metin-Kemal Kahraman: Ağıtlar yalan söylemez

Sosyal medyada paylaşın

Şahit olduğu şeyi kendinden sonrakine devam ettirir. O yüzden ağıtlarla, türkülerle yalan söylenmez. Hepsi hakikat deklerasyonudur.

Yirmi yıllık bir müzik hayatını geride bırakan, Deniz Koydum Adını, Meyman, Dewrano gibi pekçok sevilen esere imza atan Metin-Kemal Kahraman kardeşler bugün Şişli Cemil Candaş Kent Kültür Merkezi’nde dinleyicileriyle buluşacak. Konserde eski çalışmalarının yeni sıra yeni çıkacak olan albümden de eserler seslendirecekler. Metin-Kemal Kahraman’ın uzun zamandır üzerinde çalıştıkları ‘Küskün Ağıtlar’ isimli yeni albümü önümüzdeki günlerde yayımlanacak.

»Müziğinizle “Ben kimim?” sorusuna cevap arıyorsunuz. Ne zamandır kayıp olduğumuzu düşünüyorsunuz?

“Ben kimim?” sorusuna cevap arıyorsunuz şarkılarınızda. Ne zamandır kayıbız?

K.K.:Evet bizim en temel sorulamızdan biridir “Ben kimim?” sorusu. Müziğe başlarken en çok ardına düştüğümüz soru buydu. Cevabı nerelerde aradığımıza bakarsak, ne zamandır kayıp olduğumuzun hikayesi çıkabilir. Biz “Ben kimim” sorusunun cevabını içinde yaşadığımız kültürde arıyoruz. Bizi biz yapan annemizde, babamızda, dedemizde, bir sosyal çevre olarak Dersim’de, Aleviliğin içerisinde arıyoruz; yani kültürel olrak şekillendiğimiz dünyanın içinde. 20-25 yıllık araştırmalarımız, çalışmalarımız bizi hiç ummadığımız yerlere çıkarttı.

Bugün tarih bilimi kendini Sümer’le başlatıyor, yazı ile başlatıyor ya, bence biz asıl o zaman unutmaya başladık. Yazmaya başladığımız zamandan beri unutuyoruz. Unutmanın derinliği, kaybolmanın derinliği Sümer’e kadar gider. Artık marjinal kültür gruplarının sığındığı son kaleler de yok. O yüzden yıkım daha da hızlandı. Mesela daha birkaç sene önce Ezidiler yaşadılar bunu. Var olduklarından beri yaşadıkları bir zulüm süreci sonunda ellerinde kalan bir dağ vardı; Şengal dağları. Biliyorsunuz orası da birkaç yıl önce yaşanan İşıd terörüyle onlardan alınmış oldu. Son hayat alanının da ellerinden alınmasıyla birlikte bu inanç öğretisi çok şey kaybetmiş oldu.

Hem bir olalım, barışalım diyoruz hem de bizi biz yapan şeyleri korumak istiyoruz. Kültürümüzden bir şeyler kaybetmeden bir olabilmek neden bu kadar zor? Hem bir olmak hem de farklılıkların sorun olmaması ?

K.K.:Mesela Alevi öğretisi ya da Pir Sultan Abdal “Gelin canlar bir olalım” demiş; bu kılıç çalmakla da bütünleşince sanki bize şiddet uygulayana karşı bir olalım, sanki bir hegomanya savaşına girelim gibi algılanıyor. Oysa bu doğru değil. Pir Sultan, Alevi öğretisi içerisinde konuşan biri olarak Hacı Bektaş’ın da söylediği gibi, Tayyip’in de anlamadan telaffuz ettiği gibi “Bir olalım, iri olalım, diri olalım.” meselesi şöyle bir algı farkına dayanır. Mesela Aleviler de “Allah birdir.” Derler. Bütün Ortadoks gelenekler de “Allah birdir.” der. Fakat iki grubun bu cümleden anladığı taban tabana zıttır. Çünkü iki anlayışın “bir” e verdiği mana farklıdır. Bir nedir? Yani Allah’ın “bir” olması ne demektir? Ortodoksiye göre kurumsal süreçlere dayanan devlet dini olmuş Yahudilik, Hrıstiyanlık, Müslümanlık gibi dogma dinleri bir’i, sen ben oluşlarından öte, bütün bu çokluk ve çeşitlilik alemlerinden öte, yukarda bir yerlerde durup, her şeye hakim olan farklı mutlak olarak algılar. Bizden öte, aşkın bir “bir”. Aleviye göre ise “bir” Seyid Süleyman Şahin gibi çok önemli bir kaynak kişimiz 90’lı yılların ortasında öldü, o der ki, “yaradan, yaradılan ayrımı yapmak ikiciliktir.” Yani yaradılan çokluk ve çeşitlilik yaradan brliğinin içindedir; ondan öte değildir. Her şey nuru vahid yani teklik nur’undan gelmiştir ve her şey vahdet-i vücut içindedir. Çünkü siz yaradan ve yaradılan diye iki bir tarif ediyorsanız o zaman artık “birci” değilsiniz.

Bugünkü terminolojiye göre farklılıklarımıza göre “bir” olmak, bugünün modern siyasi çözümlerine göre vatandaşlık zemininde “bir” olmak, kanun karşısında “bir” olmak, eşit olmak, bütün bunların önündeki engel bizzat siyasi erki elinde bulunduranların, yani devletin bir red ve inkarı yüzünden mümkün değil. Siz farklılıkları kabul edemeyen bir tarif yapmışsınız “vatandaşlık” tarifinizde. Dolayısıyla da “bir” olamıyoruz. Hep konuşuyoruz birbirimizle ya hatta siyasi erk de bunu söylüyor, Amerika’nın oyunları, Rusya’nın hesapları var, Avrupa art niyetli, Yahudi lobisi şöyle böyle diye… Hep kendi dışımızda bir günah keçisi bulup onlara yükleniyoruz. Doğrudur, herkesin bir çıkarı var, herkesin bir hesabı var ve gücüne göre bu hesabını halletmeye çalışıyor. Ama bütün o niyetlerin gerçekleşmesine siz imkan veriyorsunuz. Siz duvarınızı sağlam örmezseniz, çatlaklar bırakırsanız tabii ki dışardan o duvarı yıkmaya çalışırlar. Siz hala Kürtlüğü reddederseniz olmaz. Geçen gün Diyanet İşleri Başkanı’nın söylediği gibi aradan bin yıllar geçti hala değişmeyen bir söylemi devletin bir kurumu, dini temsil eden bir kurumunun yöneticisi bugün hala “Camiler Aleviler’in de ibadet merkezidir” diyebiliyor. Ve bunu dayatmayı, Alevinin köyüne camii yapmayı devlet politikası olarak uygulayabiliyor. Toplum da bunu meşru görüyor.

Varoluşunu bir manaya dayandıran insan olma hali geriliyor. Eğer Darwin’in söylediği gibi bir evrim varsa bu ilkel bir maymundan evrimleşmiş insana doğru bir yol değil, Çok daha gelişmiş bir varlık olarak insandan maymuna doğru bir evrim var. Biz aslında ne kadar geriye doğru gidersek o kadar tanrıya yakın bir insan oluşumu ile karşılaşıyoruz.

Sanatın insanlığın değişimine katkısı olacağına inanırken sanatçılar ise aslında hep durumu anlatılar. O gün den bahsettiler. Bir aktarım yoluydu. Sizin yaptığınız müzikte bu çok daha net ortaya koyuluyor sanırım.

K.K.:Bana kalırsa kendi zamanını ve anını yaşamayan sanatçı kendi yaşadığı anda var olmayan sanatçı ne geçmişin ne de geleceğin vizyonuna sahiptir. Siz bugünle ne kadar organik bir ilişki kurabilirseniz o an sizi geçmişle de bağlantı kurduracaktır. Zaman silsilesi içinde bir zincirin parçası olmanızı sağlayacaktır. Bu yüzden bana sorarsanız ne kadar geriye giderseniz o kadar insan olma haline yaklaşıyoruz ve geleceğe projeksiyon sunmuş oluyoruz. Bizim yaptığımız her şey, dökümanter albümlerimiz de dahil bu ilerleme fikrinin ne kadar yanlış anlaşıldığını göstermekle ilgili.

Peki kim olduğunuz neden bu kadar önemli?

K.K.:Bence insanoğlunun en temel varoluş sorusu budur. Bütün inanç öğretilerinin çıkış kaynağı budur. Modern tarih yazıcılığı dinlerin tarihi ile ilgili konuştuğunda hep insanoğlunun çaresizliklerini görür. Tanrı fikrine nereden ulaştı insanoğlu, diye sorulduğunda çaresizliklerimizle temellendirir. Yıldırımı tarif edememek bir şimşek tanrısına, dağların yüceliği bir dağ tanrısına sebep oldu gibi… İnsanlık çaresizlikler ve tarif edemedikleri üzerinden bir tanrı fikrine ulaştı gibi. İnanç öğretilerine baktığımızda ise bunun doğru olmadığını görüyoruz. Tanrı fikrinin çıkışında insanoğlunun en temel varoluş soruları yatar. Ben kimim? Hayat nedir? Ölüm nedir? Neden geldim, neden gidiyorum? Bu alem nedir? Güneş, ay, yıldızlar nedir? Bu zaman nerede başlar nerede biter? Ve ben neden bu soruları soruyorum? Bugünkü modern bakış açısı Aleviye baktığında bir dağı kutsal bilmesini işte eski Şamanizm’den kalmış doğa tanrıcılıktan görüyor. Halbuki bunun temeli bütün bu alem o birliğin içindedir. Bizim görevimiz bu güneş, bu ay, yıldızlar nedir, suyun manası nedir ve ben kimin sorusuna cevap vermektir. Bu anlamda “bilmek“, “kendini bilmek” insan olmanın en temel var oluş sorusudur; en yüksek soyutlamalarıdır.

Başta şehir hayatı, gittikçe hızlanan zaman, modernite bizi biz yapan sorularımızdan uzaklaştırmıştır. Bugün bu soruları sormak saflık ya da bir can sıkıntısının yansıması, gereksiz şeyler gibi görülmüştür.

Dilini bilmediğiniz bir şarkının acısını, sevincini hissederiz , bu kadar insani bir şey iken anlattığı şeyler iktidarla, politik olandan da uzak kalamayan bir şey.

K.K.:Müzik bir enerjidir diyelim, bir dil gibi analitik ve yapısal bir durum değildir. Bir şeyi üç boyutluluğu ile burada bu anda, söylendiği anda var edebilen bir imkan. Bir taşıyıcı, bir medyum… Dili anlamaya gerek olmadan da sizi, sarıyor, şu anda, burada, sizin de bulunduğunuz bu mekanda bütün boşukları dolduran, her şeyi saran bir enerji akımı. Müziğin gücü büyüktür. Bir tılsımdır, gerçeğin, hakikatin bildirilmesi de değil, bir kez daha var edilmesi.

Metin Kahraman: Müzikten korkuyorlar değil mi? MESAM’a apar topar kayyum atadılar. Bir meslek birliği kayyum ile yönetiliyor. Sanat alanında böyle bir şeye sanatçıların da meyil etmeleri, sarayın ön ayak olmasıyla böyle bir operasyon yapmaya kalkmaları özellikle burayı “kızılbaşlar yönetiyor, bunu kabul edemeyiz.” gibi açıklamalar inanılmaz bir durum. Memleketin sözüm ona en kıymetli sanatçıları bunları yapıyor. Korkunç bir zamandayız.

Kemal Kahraman: Bir ipini koparmışlık var. MESAM gibi bir kuruma kadar geldiler artık. Bu bir meslek örgütüdür. Bir takım spekülasyonlar yaratılarak hedef haline getirdiler ve bir kararla sanki seçim yokmuş gibi sanki binlerce müzisyen sorunları halledemezmiş gibi devleti seferber ettiler, göreve çağırdılar… Tabii ki müziğin, sanatın gücü çok büyük. Bu türden ideolojikleştirilmiş Ortodoks inançlar ya da insanları yönlendirmek üzerine araçsallaştırılmış formülasyonlar bireyi sevmezler. Kendi adına cümle kurmayı sevmezler, kuranları da sevmezler. Oysa sanat temelde bireysel bir faaliyettir. Tabii ki paylaşmak üzerine kuruludur ama temelde kendi cümleni bulmak demektir. Ve paylaştığınızda bu herkese de kendi bireyselliğini hatırlatan bir şeydir. O zaman siz onların oluşturmak istedikleri itaatkar ortama, herkesi asker yapmak istedikleri ya da herkesi imam görmek istedikleri bir projeye kibrit çakmış oluyorsunuz. Kendi adınıza bir cümle söylüyorsunuz. Tarihte de bu görülmüştür. Çok sürprizleri olmuştur sanatın. Bir kişinin söyleyeceği bir şarkı her şeyi değiştirebilir. İlginç bir örnektir değil mi Lili Marleen şarkısı. 2.dünya savaşı yıllarında, aslından bir Alman şarkısı ve Naziler’i ve faşistleri övmek isteyen bir şarkı. Bir anda direnişin şarkısı oluyor. İnsana ait bir şey taşıdığı için.

22 yıl Almanya’daydınız. Bu benim için biraz kaçıştı demişsiniz. Şimdi burada konserlere başladınız.

K.K.:20 yıl kaldım Almanya’da ilk 10 yılım Türk okullarında öğrendiklerimi unutmaya çalışmakla geçti. Bildiklerimi yıkmadım, her öğrendiğimi tekrar sordum. Türk okullarında öğrendiğim hiçbir şey bana yardım etmedi. Herkes kendi içine dönsün. Masallara dönsün.

Benim için Dersim Merkez’de çalmak çok özel bir duygu oldu. Büyük bir beklentim yoktu küçük bir salondaydık ama bambaşka bir atmosfer oldu. Ama sanki düşününce her şey yerli yerine oturdu diyebilirim. Başta konuştuğumuz konudaki gibi, bir olma halini yaşadığımız anlar oluyor. Performanslarda mekanların çok önemi etkileri, farkları oluyor.

Şarkılarınız yaparken öncesinde bir araştırma yapıyorsunuz. Ama tarih kitaplarından daha çok ağıtlardan, türkülerden yol buluyorsunuz. Bugün şahit olduğumuz tarih farklı aktarıldığını görüyoruz, nasıl şüphe duymayız geçmişten?

K.K.:Kesinlikle. Televizyon programı izlediğimizde bir aydın olma haline de bakıyorum ben. Mesela İlber Ortay’lı deniliyor en önemli tarihçimiz. Acaba İlber Ortaylı ne diyor diye merak ediyor insan. Şunu söyleyebilirim ki İlber Ortaylı’dan tarih adına öğrenebilecek hiçbir şey yok. Ne yazık ki bizim en büyük değerimiz olarak gördüğümüz, bu topraklarda bizim ne olduğumuzu, nerden geldiğimizi söyleyecek olan tarihçimiz İlber Ortaylı’nın tarih anlatıcılığı siyaset tarihidir. Osmanlı hakkında konuşurken biz Osmanlı’yken oraya girdik, şuraya gittik gibi, şimdi Afrin hakkında konuşurken de “biz oraya gireceğiz, alacağız vereceğiz” diyor. Burada devletle bütünleşen bir hafıza var. Burada bir sorun var. Bizim bütün tartışmamız ideolojik hafızayla olan tartışmadır. Bize dayatılan hafızadır ve bu Türkiye’nin en büyük tarihçisi için de bir aidiyet, bir kimlik olabiliyor. “En iyi Türk böyle olur” tariflerinin dayatılmasıdır. Cumhuriyetle birlikte bir ulus devlet yarattık ve şimdi de bir ulus yaratacağız söylemleri en yıkıcı şeydir. Aydınlar da bu yıkımı bir değer olarak gösteriyorlar. Bu bana çok tuhaf geliyor. Sarayda yapılanları biz şöyle yapardık böyle yapardık diye anlatmak çok tuhaf geliyor. Peki senin dedenin dedesinin dedesi gerçek anlamda soruyorum 300 yıl önce İlber Ortaylı’nın dedesi acaba nasıl bir hayat yaşıyordu? Bize rağmen bizi tarif etmek… Türklük hafızası üzerine çalıştılar. En güzel Türk’ü tarif ettiler hep ama bugün Tayyip Erdoğan’a göre başka, Devlet Bahçeli’ye göre başka Kemal Kılıçdaroğlu’na göre başka bir iyi türk referansı var. Türkiye’deki 3 temel siyasi partinin başındaki 3 kişiye göre de Türklük başka bir tarif. Tayyip Erdoğan’a göre en iyi Türk’ün referansları Mekke-Medine’ye doğru gider, Bahçeli’ye göre Orta Asya’da aramak gerekir, Kemal Kılıçdaroğlu’na göre ise Avrupa’da aramak gerekir. Modern zaman modern akıl, çağdaş, dünya ile bütünleşmiş filan ama hiç kimse buralı değil diyorum. Kimse kendini Anadolu’nun referansları ile refere etmiyor. Buranın sahibi biziz ama biz buralı değiliz diyorlar.

Son çalışmalar, araştırmalar neler?

K.K.:Dersim politik ağıtları, çalışmamız var. Son 100 yıllık siyaset tarihini ağıtlar üzerinden okuyoruz. Bizim temel tezimiz şudur, sözün hafızası yazının hafızasından daha derin ve daha durudur. Bize göre yazı tarihte ve tarih yazıcılığında en büyük manipülasyon enstrümanıdır; siyaset enstrümanıdır. Her zaman siyasi erkin elinde bir araç olmuştur. Sözlü gelenekte hafıza taşıyıcı olan toplumun hepsidir.

Ağıtlar yalan söylemez mi?

K.K.:Evet öyle diyoruz biz. Onun taşıyıcısı bizzat toplum olduğu için ve toplum da o söylenene şahit olduğu için kendi şahitliği dışındaki bir şeyi kabul etmez. Şahit olduğu şeyi kendinden sonrakine devam ettirir. O yüzden ağıtlarla, türkülerle yalan söylenmez. Hepsi hakikat deklerasyonudur. Haber verme derdinde olan bir yayın ne ise, ağıtlar da aynı görevi üstlenir. Pir Sultan deyişleri laf olsun diye söylenmedi, bir hakikati var etmek ve aktarmak için söylendiler. 100 yıldır yapılan çalışmalar, medyumlar sadece birer folklor muamelesi gördü. Birer mana taşıyıcı olarak görülmedi. Bunlardan bir şey öğrenebileceğimiz söylenmedi, biz de bu gözle bakamadık bunlara. Ciddi kaynaklarımız sandıklara konuldu. Bütün güzelliklere nasıl davranıyorsak onlara da öyle davrandık.

Mesela; biz Erkan Oğur’a saygı duyuyoruz, Türkiye’deki müzik piyasası denildiğinde “Acaba Erkan Oğur ne diyor.” diye de bir bakıyoruz. Fakat bizi çok şaşkına uğratan bir tercihi var. Anlamaya çalışıyorum ama anlayamıyorum. Bizim sazımıza o “kopuz” dedi. Birden bire gençler arasında saygınlığı sayesinde de bu isim rağbet gördü. Mesela Anadolu’da Türklük adına övünürken diyoruz ki, 7 bin 8 bin türküden oluşan bir repertuvarımız var. Bu kadar zengin Türkçe repertuvar yaratan bu halk kendisi bu saza ne isim vereceğini bilmemiş mi ki biz hala isim babalığı içinde oluyoruz. Kopuz ideolojik bir tercihtir. Buna “kopuz” demek ne orjinallik kazandırdı? Bin yıldır kendi gücüyle gelme dinamiğini reddetti. Pir Sultan “Öt benim sarı tamburam. Senin aslın ağaçtandır” demiş, “tanburam” demiş… “İki telli” de, “üç telli” de bağlama de en güzel Türkçe ile. Ben kendi adıma söylüyorum bu sazın adı “bağlama”dır. Neden bağlamadır? Çünkü o bağlanmıştır, kurulmuştur, bir işi yapmak üzere hazırlanmıştır.

Nasıl olabilirdi?

K.K.:Bir kere her şeyden önce bu siyaset mekanizması, yani devlet olmasa bizim bir sorunumuz olmaz. Bin yıllar boyunca Ermenisi de Sünnisi de Kürtü de orada yaşamış beraber. Ben kendi bölgem için konuşuyorum. Ne zaman devletin, siyasetin fitne fesatı ile birileri bizden olmuş birileri şunları halledelim, kıralım demiş işte orda bu toplumun hafızası çatırdamaya başlamış. Biz olma durumumuz kopmuş. Nasıl olabilirdi? Bugün hala nasıl olabilir? Bir kere inkardan vazgeçeceğiz. Kürtçeyi, Zazacayı yasaklamayı kendi çocuklarımız için en büyük kayıp göreceğiz. Kürçesiz Türklüğü anlatamazsın, Türkçesiz de Kürtlüğü anlatamazsın. Kabul etmekle başlayacak her şey. Bir Şahmaran masalı var mesela, biz albümünü yaptık. Çok ciddi bir tartışmadır Şahmaran tartışması. Bence Şahmaran insanlığın elindeki en eski kutsal metindir; Glgameş’in kaynağıdır. Dinlerin çıkış temeli insanın temel varoluş sorularıdır. Şahmaran şöyle bir masaldır, insan olmanın en temel varoluş sorularını sorar ve cevap arar. Hayat nedir, Ölüm nedir, Ölümsüzlük mümkün müdür, Aşk nedir? Bu soruları sorar ve sizin hiçbir kitapta karşılaşmayacağınız şekilde bir hikaye olarak bunu anlatır. Çok derin zamanlarda insanoğlunun bilme yöntemindeki farklılığı da gösteriyor.

Şahmaran Binbir Gece Masallarında da vardır, yazılı bir versiyon olarak. Okumak isteyenler için söyleyelim, en güzel Türkçe versiyonu Erzincan’lı ilkokul mezunu amcamız İsmail Büyüktaş’ın yazdığıdır; Şahmaran ve Hatemtay Hikayesi. Bu yazılı versiyonların çoğu yaklaşık 70-80 sayfadır. Şahmaran’ın Zazaca derlenmiş bir versiyonu vardır Mursaé Sılemani 20 sene önce Mustafa Düzgün derlemişti; bu versiyon 6 sayfadır. Ama sözlü geleneğin aktardığı bu 6 sayfalık Zazaca versiyon kurgu olarak en dokunulmamış versiyonu temsil eder. Doğrusu yazılı versiyonlar üzerinden baktığınızda bir birine bağlanmış, ilave edilmiş alakasız 3 masal gibi değerlendirilir. Ancak Zazaca versiyonu okuduğunuzda bu 3 hikayenin birbirini zorunlu kılan iç içe ek masal olduğunu anlayabilirsiniz.

Masalın kahramanı daha Muhammed’in gelmediği zamanlarda Muhammed’in adına aşık olur. Muhammed adı İslam ve tarihsel Muhammed ile başlatıldığı için geldikten sonra yazılmış her türlü versiyonda tarihsel Muhammed üzerinden algılandığı için sanılıyor ki tarihsel Muhammed ile bu kavram Şahmeran’a girmiştir. Oysa ki Muhammed kavramı dinler tarihinde çok daha öncesinden beri Güneş’in bir sıfatı olarak vardı. Güneşin bir sıfatıdır Muhammed. Aşık olunan Muhammed senin insan olarak ulaşmak istediğin en üst mertebedir; Aleviliğe göre insan-ı kamil olma hali başka bir kavramla “makam-ı mahmudanına ermişlik.” olarak söylenir. Yani Muhammedlik herkesin ulaşması gereken bir “övülmüş makam”dır. O yüzden Muhammed’in adına aşık olur Belqıya ve bütün ömrünü onu bulabilir miyim diye harcar. Fakat sonunda, yani bütün yolun sonunda kendisi Muhammed olur. Yani aradığına dönüşür. Şunu anlatmaya çalışıyorum: Şahmaran masalı çok önemli bir kültür mirası taşır; bugün Muhammed adına mülkiyet olarak sahip çıkıp, onun adına Aeviler’i camiiye çağıran Diyanet İşleri Başkanına söylüyorum; Makam-ı Mahmudanını buldun mu; bunun ne demek olduğundan haberin var mı? İşte biz çocuklarımızı bu masallardan mahrum ediyoruz, bu dillere, kültürlere düşmanlığımız yüzünden.

Derya Aydoğan – BirGün

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

four + 2 =